Kahvemi Bitirdiğim Gibi, Bu Siyaset Tartışmaları da Bazen Bir Bitmek Bilmiyor
İstanbul sabahlarının o kendine has telaşı vardır ya; hem siren sesleri, hem de vapurların uğultusu, hem de o tanıdık olarak bizi kuşatan egzoz kokusu. Ben de genellikle üçüncü kattaki küçük balkonumda, elimdeki yarım kalmış Türk kahvesiyle bu şehrin ritmini sayıyorum. Yirmi yıldır sınıflardayım, çocuklar soru soruyor, ben cevap veriyorum. Ama itiraf etmeliyim ki, müfredatın dışındaki en canlı, en nefes kesici dersler genellikle bu balkonlarda, bilgisayar ekranlarının başında ya da marketteki kasada veriliyor. Çünkü mesele artık sadece ders kitabı arasındaki o kuru bilgiyi aktarmak değil; mesele, bu bilgiyi yaşayan, nefes alan bu kentin nabzını tutmak.
Son birkaç haftadır dikkatimi çeken şey, sosyal medyada dönen o ‘günlük yaşam’ üzerine yapılan yorumlar. Herkes bir şeyler yazıyor; en basitinden mahallenin ulaşım sorunundan, en karmaşıkından alın terine kadar her şey oraya akıyor. İlk başta bu, bir tür modern toplumsal vicdanın çığlığı gibi geldi. Herkes kendi küçük dünyasının kahramanı, kendi mikrokozmosundaki sorunların derin analisti. Fakat ne kadar süre bu akışa maruz kalırsam, o ‘günlük’ olanın bile ne kadar keskin bir siyasi ve sosyolojik boyuta sahip olduğunu fark ediyorum.
Geçenlerde bir arkadaşım, yerel yönetimlerin o küçük bürokratik engelleri üzerinden inanılmaz derecede tutkulu bir manifesto yazmış. Oysa o ‘engel’, aslında uzun vadeli planlama eksikliğinden ibaret bir mekanizmanın küçük bir semptomu. İnsanlar sorunu olarak ‘umursamazlık’ görüyor, ben ise sorunun kök nedenini, o ‘umursamazlığın’ hangi kurumsal yapının doğal sonucu olduğundan yakalamaya çalışıyorum. İşte bu, tam olarak benim okuldaki derslerimde bile zorlandığım bir geçiş noktası: sorunun kendisi mi, yoksa onu yaratan sistem mi?
Bu durum, benim bir öğretmen olarak görevimle de kesiyor ince bir çizgi. Çocuklara bir problemi çözerken, önce onu parçalarına ayırmayı, değişkenleri gözlemleyip neden-sonuç ilişkisini kurmayı öğretiyorum. Fakat bu yetişkinler arasındaki ‘anlık tepki’ bombardımanı bazen bu analitik derinliği kaybetmeden sadece duygusal bir boşalmaya dönüşüyor. Herkes bir tahminde bulunuyor, bir öfke boşaltıyor. Birileri kazanıyor gibi hissediyor, diğerleri ise kendini tamamen yenilmiş buluyor.
O İnce Çizgi: Şikayet mi, Yapıcı Eleştiri mi?
Bu noktada, ben de arada duran o üçüncü gözlemci oluyorum sanırım. Ben bu karmaşık yapıların içinde kaybolup giderken, bazen de o basitliğe geri dönüp, "Burada neyi yanlış anlıyoruz?" diye sormam gerekiyor. O spontane yaşam öykülerini, o herkesin kendi deneyimi diye geçirdiği eşikleri, eğer bir yapısal eleştiri olarak kullanabilirsek, onlar kağıt üzerindeki en değerli ders materyali olabilir.
Bu yüzden, bazen en iyi analiz, en derin akademik metinlerde değil; tam da bu kahve kokusuyla harmanlanmış, tutkulu ama bazen de aceleci yazılarda saklı oluyor. Sabır gerekiyor. Herkesin o anki öfkesiyle yazmadığı, biraz soğuyup, birkaç saat sonra sindirerek yazacağı o paragraf var ya, işte o paragraf, bu şehrin ve belki de bu ülkenin gerçekten sağlıklı bir değişim için ihtiyaç duyduğu şey. Bir sonraki okumada belki o paragrafı buluruz. Eğer bulabilirsek, o zaman kahvemi bitirip, yeni bir konuya geçebiliriz.