Parlamento Önünde Bir Kahve Molası

Rastgeleliğin Gizli Mimarisi ve Öğretmen Masasındaki Evren

İstanbul’un bu erken bahar sabahlarında, sınıfın penceresinden dışarı baktığımda gördüğüm manzarayla, zihnimin arka planında dönen o karmaşık süreçler arasındaki paralelliği kurmaya çalışıyorum yine. Öğrencilerimden biri geçenlerde bana, “Öğretmenim, bazen olayların neden böyle olduğunu anlamıyoruz; sanki tesadüfler bunlar,” dedi. Bu cümlenin içinde, benim de yıllardır mücadelesini verdiğim o büyük soru yatıyordu: Her şey gerçekten mi tesadüf, yoksa bilinmeyen bir mekanizma mı var bu kaosu bu düzene sokuyor?

Bizler, eğitim ortamında daima bir neden-sonuç ilişkisine inanarak hareket ederiz. Eğer A olursa B olur, bu dersi verdim diye gelmek zorundalar. Bu doğrusal düşünce yapısı, başlangıçta sistemi kurmamızı sağlar; bir müfredat, bir ders planı, bir öğrenme basamağı. Ancak hayatın sahnesi, o mükemmeliyetçi sınıf ortamından çok daha kaotik ve güzelleşmiş. Siyasetin kendini kurduğu anlarda, ya da bir ekonomik döngünün beklenmedik bir kırılma noktasında, o mükemmel çizgi çatlamaya başlıyor. İşte bu çatlaklardan sızan olan, bizim "tesadüflere" atfettiğimiz şey aslında sistemin kendini ayarlama mekanizmasıdır.

Benim için rastgelelik, tamamen kontrol kaybı anlamına gelmiyor. Aksine, o kontrol edilemeyen girdilerin, mevcut sisteminize yeni bir parametre eklemesi demek. Bunu bazen çamurun sessiz dili olarak görüyorum; yani o hiçbir yapılandırılmamış geliri, beklenmedik bir kültürel hareketin ortaya çıkışı gibi başlangıçsız gelen bir veriyi. Derslerimde, bu durumu bilinçli olarak kullanmaya çalışıyorum. Örneğin, bir tarihsel konuyu anlatırken sadece kronolojiyi vermek yerine, o döneme ait rastgele bir bireyin mektubunu okutmak, bütün büyük anlatıyı o küçük, beklenmedik noktaya oturtuyor. O birey, benim kurulumunu yaptığım büyük kuramın içine düşen o ilk tohum oluyor.

Mikrokozmoslardan Makro Ölçeğe Bir Geçiş

Bu geçiş sürecini, bir bilgisayarın rastgele sayı üreteci gibi düşünebiliriz. Bir algoritma girer, belirli kısıtlamalarla o girdiyi alır ve çıktıyı hesaplar. Eğer girdiğimiz parametreler (örneğin, enflasyon oranıyla birlikte toplumsal beklentiler) zaten çok geniş bir dağılım gösteriyorsa, çıkan sonuçlar birbirinden tamamen farklıdır; bu da bizim "her şey değişiyor" dediğimiz anlardır.

Benim gözlemlediğim bu dinamik, sınıf kapısında öğrencilerin farklı ruh halleriyle gelmesi kadar doğal. Bazıları tam odaklanmış, bir hipotezi test etmeye hazır; bazıları ise sabah kaygılarıyla dolu, tamamen dağınık bir girdiyle geliyor. Benim görevim, bu iki zıt ucu alıp, o kaotik enerjiye bile bir anlatısal yapı kazandırabilmek oluyor. Bu, aslında bilinçli yorumlamanın sanatı. O anki rastgelelik, doğru bir filtreyle geçtiğinde ortaya çıkan en değerli veri oluyor.

Yani bu blogdaki okuyucularım, eğer bir siyasi gelişme ya da ekonomik düşüşün nedenlerini arıyorsanız, sadece ilk büyük nedeni değil; o anki küçük, gözden kaçmış girdileri de araştırmalısınız. Çünkü büyük resim, her zaman en düzgün çizgilerden değil; tam tersine, o kaotik, beklenmedik girdilerin çarpışmasından doğan geçiş noktalarından ibarettir. Ve ben, bu çarpışmanın oldu mu yok mu diye not alan kişi oluyorum galiba.